Okunma Sayısı : 146  |
Beğenilme : 3 |
Yayıncı: Doğan Kitap
Yazar: Selim İleri
Yayın Yılı: 2004
"Bizim gibiler... Kadın ve erkek: fark etmiyor: yapayalnızlar: sizi aşka götüren yolda, kim ve ne olursanız olun, sonsuza dek yapayalnız. Kadınlığınız, erkekliğiniz işe yaramaz. Aşka ya yakıp geçer, ya da sizi yapayalnız bırakır."
Selim İleri, soprano Handan Sarp'ın fırtınalar ve kalp ağrılarıyla savrulup giden hayatında iz sürüyor. Aşkın en çetinine sürüklenmiş iki insan...
Yarın Yapayalnız, aşkta aykırı saydığımız pek çok duyguyu sil baştan dile getiriyor. Selim İleri imzasının nice sınavlardan geçerek kanıtladığı incelik ve duyarlıkla.
Bir Aşk Romanı
Y arın Yapayalnız, bir aşk romanı. Gazetelerde “2003 yılında en çok aşk romanları sattı” haberlerinin yer aldığı şu günlerde yeni bir aşk romanı daha yayımlanması şaşırtıcı gelmeyebilir. Ancak Selim İleri 450 sayfalık son romanında şaşırtıyor okuyucuyu; çünkü anlatılan aralarında hem büyük bir yaş farkı hem de sosyal ve sınıfsal farklılıklar olan iki insanın, ünlü soprano Handan ile terzilik yapan genç bir kızın –Elem’in- tutkulu ve hüzünlü aşkıdır…
Eski aşk romanlarının duygusal atmosferini çok iyi bilen ve seven Selim İleri, Handan ve Elem’in aşkını o romanlardaki kadar hüzünlü ve tutkulu canlandırırken çok daha estetik bir dil kullanmış, çok başarılı anlatım tekniği ile kurgulamış: Hikaye, artık orta yaşı hayli geçkin yaşlarını süren Handan Sarp’ın yazar Selim İleri’yi araması ile başlıyor. Handan Sarp’ın istediği, romanlarında aşka yer veren Selim İleri’ye kendi yaşadıklarını anlatmak ve yazdırmaktır.
Buraya bir not düşmek istiyorum: Roman kişisi Selim İleri ile romanın yazarı gerçek Selim İleri’nin aynı kişi olup olmadığı sorusu bir çok okuyucunun zihnini meşgul edecek, yazarın ifşaatları biçiminde algılanacak ve Handan Sarp’ın kimliğini araştırmaya kadar vardırılacaktır, ama bunun bir anlatım tekniği olduğunu, anlamını da yalnızca anlatı ve gerçeklik tartışması içinde kazanacağını, yazarın bu teknik sayesinde okuyucuda Handan Sarp’ın hayatı hakkında bir sahicilik duygusu yarattığını, anlatıcı Selim İleri ve gerçekten yaşamış insan portrelerinin romanın içinde –birincil derecede roller oynamadan- görünüp kaybolmaları, “Yarın Yapayalnız”ın dramatik kurgusunu sağlamlaştırdığını söylemekle yetineceğim.
Ve Handan Sarp’ın sık sık tekrarlanan ama kimi tekrarında farklılaşan sayfalar süren ve uzun bir zaman dilimini kapsayan iç dökmesini, kimi yerde kendisinde yarattığı imgeleri de işin içine katarak yazmaya başlıyor Selim İleri; her bir karakterin, her bir eşyanın, her bir sevincin ve her bir hüznün hakkını her biri özenle seçilmiş kelime ve cümlelerle yazıyor üstelik. Romanımızda bilinç akışını en iyi kullanan yazarlardan birisinin kaleminden izliyoruz anılarla duyguların, duygularla eşyaların Handan Sarp’ın zihninde yarattığı çağrışımları. Mesela “Hatıralarım arasında...” diye başlayacaktır o hayatın içinden bir an’ı anlatmaya Handan, sonra uzun bir tasvirle sürdürecektir; “Herhangi bir kış akşamıydı... Kaynağını keşfedemediğim mavi ışık, bir yerden akıyor, boyuna akıyor ve mavi ışık, gündüzlerin son ışıklarını andırarak, evin ürkek eşyasını örtmek istiyor. Eşya sanki uzuyor, eğriliyor, bükülüyor, kendi olmaktan çıkıyordu. Öyleyken, bu eşyanın belli bir zevkle seçildiği, ama dar olanaklarla ancak bunların alınabildiği hissediliyordu. Heves edilmiş goblen kumaş, en ucuzundan. Şimdi mavi ışık ona ince bir perde çekmiş. Üç karpuzlu lamba, sanki bir sanatkar boyamış karpuzlarındaki çiçekleri, oysa renkler dökülmüş. İskemlelere hayat geliyordu ve taşkın bir sevincin zamanı gibi odada kıpır kıpırdılar. Balkona çıktığımızda, Elem, mum çiçeğinin üstündeki, delik deşik poşeti alıyor, çiçek, onun söylediği gibi ağlamaya başlıyor... Derken akşam iyice bastırıyor, mavi ışık sönüyor. Hiçbir şey göremiyorum. Oda kayboldu”.
Aşkın halleri
Y arın Yapayalnız'ın özetlenecek bir hikayesi yok; tıpkı hiçbir aşkın başkası için anlamlı bir hikayesi olamayacağı gibi. Elbette her şey olup bittikten, yaşananlar tüketildikten sonra bir başlangıç ve bitiş noktası seçebilir ve bir hikaye uydurabiliriz ona. Ancak aslolan zamanın akışıyla geçen süreç değil, o zamanın içindeki yaşantı anlarıdır. Selim İleri, işte bu yaşantı anlarını yakalamaya, Handan Sarp ve Elem arasındaki ilişki üzerinden aşkın genel karakteristiğini bulup çıkarmaya çalışıyor. Coşkulu duygular, tensel hazlar, kıskançlıklar, bencillikler, gururun engellediği sözler, ama en çok da -özellikle iki kadın arasında yaşandığı, sevicilik ya da lezbiyenlik gibi sıfatlarla aşağılandığı için- toplumsal baskılar yönlendiriyor aşkı.
Yasaklara boyun eğdiğinin, ününü aşkı için tehlikeye atamadığının, ancak gizlediği ölçüde de aşktan uzaklaştığının farkındadır Handan; “Toplumun dışında var olmak... İlişkimizden utanıyor; Elem’i ilişkimiz, yakınlığımız dolayısıyla için için suçluyordum. İkimizi birlikte görenler, yalnızken yaşadıklarımızı, gizli hayatımızı —sona ermişti— sanki çırılçıplak görecekler ve hemen damgalayacaklar. Oysa beni ‘tek başıma’ görenler, seviciliği kondurmayacaklar, dokunulmazlığımı kuşanacağım: Böylesi garip bir mantıkla Elem’den kopuyordum… ‘Toplum’un gözü önünde iki sevgili gibi yaşamaya tahammülüm yoktu. Mahkum etmelerine, ‘kendi’ yargılarıyla atıp tutmalarına, kirletmelerine katlanamazdım…. Korkunç bir okyanusta bata çıka yol alıyorduk. Sadece uçsuz bucaksızlıktı, iki yorgun gemi, iki ayrı insan, birbirine imdat işareti yolluyor. Toplum buydu, böyleydi: okyanus!”
Daha ilk görüşmelerinde içinde biriken acıyı dışa vurur Handan Sarp, trajik son romanın daha başında bellidir. Sanki okuyucu için merak edilecek bir şey yokmuş gibidir. Ne var ki, iyi bir romanın aslı hikayesinde değil olay örgüsündedir. Selim İleri de, Handan Sarp ve Elem aşkının ilmiklerini öylesine atıyor ki, onların duygularının izini sürmenin heyecanı içinde bir an için bile o verili sonu düşünmüyoruz. Artık bütün psikolojik derinliği ile vücut bulan Handan Sarp’ın neler hissettiğidir önemli olan. Aşkı bilmediğini söyleyecektir Handan; yasaklar, yargılanışlar ortasında kıskıvrak bir ömür sürdüğünü söyleyecektir. Elem’le arasındaki ilişkinin başlangıçta yalnızca cinsellikle ilgili olduğunu sanacak, ancak aralarındaki cinselliğin bittiği bir anda aşkı keşfedecektir. Oysa araya giren başka bedenler Elem’in aşk duygusunu kirletmiştir. Çünkü, Elem başka bir kültürde yetişmiş, bir ilişkinin karıkoca sadakat içinde sürmesi gerektiğini öğrenmiştir. Bu öğretide “bedenlerin sadakati ahlaktır”. Oysa Handan ne bedenlerin ne de karıkocaların sadakatine inanmaz; ona göre “cinsel hayatımız, dayanılmaz bir trajedidir”. Nitekim o hayat Handan Sarp’ın ve belki de ondan daha fazla Elem’in trajedisine dönüşecektir.
Selim İleri, aşkın dışlanan hallerinden birini pastoral bir hikaye içinde, Reşat Nuri romanları ve opera klasikleri eşliğinde öylesine şiirsel bir biçimde dile getirmiş ki, aşkın cinsiyeti artık önemsizleşiyor. Anlıyoruz ki, erkek, kadın, gay ya da lezbiyen gibi sözcüklere, kendimize bakarak “normal”leştirdiğimiz tek bir biçime asla hapsedilemeyecek insani bir duygudur aşk. Önemli olan yaşanan bir “an”dır; bittiğindeyse yalnızlık ve buruk bir tad kalacaktır geriye…
Eşcinsel edebiyatın kısa tarihi
S anıldığının aksine, romanımızda eşcinsel ilişkilerin cinsel özgürlükler biçiminde işlenilmesi çok eskilere uzanır(konuyla ilgilenenler Sahaf bölümümüzdeki Eski Kitaplar köşesinde yer alan Mehmet Rauf, “Bir Zambağın Hikayesi” yazısına göz atabilirler). II.Meşrutiyet döneminde yaygınlaşan bu türden romanlar yeni bir düzen tesis edilir edilmez, yani Cumhuriyetin ilanından sonra aniden kesilir.
Cumhuriyetin modernlikle muhafazakarlığı birleştirdiği yeni yaşam tarzının topluma yayılması ve benimsetilmesi görevi, kitle iletişim araçlarının çok cılız kaldığı o yıllarda roman sanatına düşmüş, devletin hayatın bütün alanlarına nüfuz edebildiği ve cinselliği kamusal alandan dışladığı yıllarda yazılan ve yüksel ideal sahibi Cumhuriyet insanını konu edinen bu romanlarda meşru cinselliğin dışındaki her tür cinsel etkinlik, cinsel heyecan, hatta cinselliğin her türden dillendirilişi yasak bölgeye itilmiştir. Çünkü Platon’dan beri her türden toplum mühendisliğinin amacı normlar ve normaller yaratmak, zevk ve coşkuyu yadsımak, yalnızca üremeye yönelik cinselliğe izin vererek her türlü tutkuyu ortadan kaldırmaktır. Çünkü hayatın bir tek karesini renklendiren bir özgürlük an’ı bile başka alanlardaki özgürlükçü düşünceleri tetikleme, sınıflar ve cinsler arasındaki ayrımcılığa dayanan toplum tasarımlarının meşruiyetini sorgulatma potansiyeli barındırmaktadır. (12 Eylül darbesinden sonra ilk getirilen yasakların eşcinsel şarkıcıları da kapsadığını, erotik neşriyatın yasaklandığını, travestilerin ve transseksüellerin aşağılayıcı sıfatlar ve alçaltıcı muamelelerle Ankara dışına sürüldüklerini hatırlatmak isterim.)
Böylece “ucuz” edebiyatın alanına itilir cinsellik. Bu tarz romanlarda erkeklerin sokak kadınlarıyla, “yosmalarla”, “ahlaksız” kadınlarla yaşadıkları “ibret” verici erotik maceraların yanı sıra biseksüel ya da eşcinsel kadınlar da sözde ahlakçı bir tavırla, yargılayıcı, aşağılayıcı ifadelerle, ama işin aslında erkek fantezilerini kışkırtmayı amaçlayan çok canlı sahnelerle işlenmiştir. Erkek eşcinselliği ise söz konusu bile edilmez. Yıllar ilerledikçe aydınlarla siyasal iktidarlar arasındaki ilişkiler bozulmuş, özellikle sol muhalefetin sesi romanlarda yükselmiş, kadın ve erkek arasındaki cinsellik pek çok yazar tarafından hayatın bir parçası olarak yerli yerinde canlandırılmış, hatta kimi romanda cinsellik toplumsal değerlerin sorgulanma aracı da kılınmıştır. Ne var ki, bu kısa yazıda genel karakteristiğine vurgu yapmak zorundayız; cinselliğin yasaklı alanları Türk romanında da yasaklı kalmış, siyasi eleştirisini iktidar merkezli kuran muhalif kimlikli yazarlar bile mahrem hayatı sistemle ilişkisi içinde yeterince sorgulamamışlardır. Egemen ideolojiden radikal bir kopuş yoktur.
Eşcinsel aşkın Eski Yunan metinleri ya da II.Meşrutiyet romanlarındakine benzer bir doğallıkla ifade edilmesi 80’lerden sonra başlar. 2000’lere gelinceye kadar az ama istikrarlı biçimde işlenen bu türden aşklarda ağırlık yine kadınlar arası ilişkilerdedir. 2000’lerden sonra süreklilik kazanan eşcinsellik temalı anlatıların sayısal zirvesine 2003 yılında ulaştığını görüyoruz. Ele aldıkları insan tiplerine cinsel özgürlüklerini veren romanlarda artış kaydedilen bu süreç içerisinde cinselliğin her çeşidinin toplumsal hayatta, edebiyatta ve sinemada önemli bir yer kapladığını, cinselliğin bir başka türlü kuşatılmışlık içinde ehlileştirildiğini biliyoruz. Bu açıdan bakıldığında roman alanında kaydedilen gelişmelerin radikalliğinden söz edemeyiz. Ama yine de önemli ve olumlu buluyorum; yeter ki edebiyat alanında olunduğu unutulmasın, erotikle pornografik arasındaki sınır çiğnenmesin…
Nereden Alabilirim
Kitap Yurdu
Ideefixe
|
|
|